http://netlog.com/saltanat12sultansuleymann leventogluleventoglusultansuleymannsaltanat12http://tr.netlogstatic.com/p/tt/028/828/28828659.jpgTurkeyRize
saltanat12
Incredere baiat - 31 ani, istanbul, Türkiye
- Prieteni |
- Carte de Oaspeti
- | Poze
- | Filme
Profilul sultansuleymann leventogl ... este scris in Turca. Vrei sa vezi profilul in Turca?
Carte de Oaspeti 20 Comentarii scurte:
Doar mesaje in română sunt aratate momentan. Arata toate mesajele. (20)
melih sanal (marţi, 10 februarie 2009 la 09:17)
selamlar
alperen turkogluturk (vineri, 9 mai 2008 la 11:45)
DUANIN KABUL OLMASI İCİN
[Şir’a]
Kur’an-ı kerimde, (Dua edin, duanızı kabul ederim), hadis-i şerifte ise, (Rabbiniz kerimdir, kendine açılan eli boş çevirmekten hayâ eder) buyurulduğu halde, bazı dualar niçin kabul olmuyor?
CEVAP
Duanın kabul edilmesi için bazı şartlar vardır. Duanın kabul edileceğinden şüphe etmemeli, şartlarına riayet edilip edilmediğinden şüphe etmelidir. Gereken şartlara riayet etmeden duanın kabul edilmesini beklemek uygun olmaz.
Önce çalışmak, sonra dua dinin esası!
Kabul edilir ancak, çalışanın duası!
Duanın kabul edilmesi için gereken şartlardan bir kısmı şöyle:
1- Haram lokmadan sakınmalıdır!
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Haramdan sakının! Midesine haram lokma girenin kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]
Sad bin Ebi Vakkas hazretleri dedi ki: Ya Resulallah, dua buyur da, Allahü teâlâ, benim her duamı kabul etsin!
Cevabında buyurdu ki:
(Duanızın kabul olması için helâl lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua nasıl kabul olunur
Yine buyurdu ki:
(Duanın kabul olması için iki şey gerekir. Duayı ihlâs ile yapmalıdır. Yediği ve giydiği helâldan olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı dua kabul olmaz.) [Tergibüs-salât]
2- İtikadı düzgün olmalıdır.
Sapıkların, mezhepsizlerin, duaları kabul olmaz. Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin duası ve ibadetleri kabul olmaz) buyuruldu. (İbni Mace)
Âyet-i kerimenin, duanın tesir edebilmesi için, okuyan ve okunan kimsenin buna inanması ve okuyanın itikadının düzgün olması, Allah rızası için okuması, kul hakkından sakınması, haram yememesi ve karşılığında ücret istememesi şarttır.
3- Uyanık kalble ve kabul edileceğine inanarak dua etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya, kabul edileceğine tam inanarak dua ediniz! Biliniz ki, Allahü teâlâ gafil bir kalb ile yapılan duayı kabul etmez.) [Şir’a]
4- Dualarım niçin kabul olmuyor dememelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, duanızı kabul eder. Dua ettim, hâlâ duam kabul olmadı diye acele etmeyiniz! Allah’tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.) [Buhari]
İstenilen şeyin olmaması, duanın kabul olmadığını göstermez. Onun için duaya devam etmelidir! Duanın kabulünün gecikmesinin başka sebepleri de vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin dua edince, Allahü teâlâ, Cebraile, “Ben onu seviyorum, isteğini hemen yerine getirme!” Facir, [günahkâr] dua edince de “Ben onun sesini sevmiyorum. İsteğini hemen yerine getir” buyurur.) [İbni Neccar]
Şu halde, duanın kabulünün gecikmesi zararlı değildir.
5- Bela gelmeden önce çok dua etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Sıkıntılı iken duasının kabul edilmesini isteyen, refah zamanında çok dua etsin!) [Tirmizi]
Ebu İshak hazretlerinden dua istediler. Dua etti. Duasının kabul edildiğini gören bir talebesi, (Efendim, bu duayı bana da öğretin, ihtiyaç halinde ben de edeyim) dedi. Buyurdu ki: (Duamın kabul edilmesinin sebebi, otuz yıldır kıldığım namazlar, ettiğim dualar ve haram lokmadan sakınmamdır.)
6- Duaya hamd ve salevatla başlamalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ey namaz kılan, acele ettin. Namaz kıldıktan sonra dua ederken önce Allahü teâlâya layık olduğu şekilde hamd et, sonra bana salevat getir, sonra dua et!) [Tirmizi]
7- Yalvararak dua etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Gafil olan kalb ile yapılan dua makbul değildir.) [Tirmizi]
Hz. Davud zamanında kuraklık oldu. Halk dua etmek için aralarından üç âlimi seçtiler.
Âlimlerden biri şöyle dua etti: (Ya Rabbi, Kitabında kendimize zulmedenleri affetmemizi bildirdin. İşte biz, nefslerimize zulmettik. Senden af diliyoruz. Bizi affet!)
İkinci âlimin duası da şöyle: (Ya Rabbi, Kitabında köleleri, azat etmemizi bildirdin. İşte biz kul olarak huzurundayız. Bizleri azat eyle!)
Üçüncü âlim de şöyle dua etti: (Ya Rabbi, Kitabında, kapımıza gelen saili kovmamamızı, yüz çevirmememizi bildirdin. İşte biz de sail olarak huzurundayız. Senden rahmet istiyoruz. Bizi boş çevirme!)
Duaları kabul olarak rahmet yağdı.
8- Sebeplere yapışmadan istemek kuru bir temennidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Çalışmadan dua eden, silahsız harbe giden gibidir.) [Deylemi]
9- Günah işlemeyen dil ile dua etmelidir.
Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâya günah işlemeyen dil ile dua edin) buyurdu. Böyle bir dilin nasıl bulunacağı sual edilince, (Birbirinize dua edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir) buyurdu. [Tergibüs-salât]
10- İsm-i azam ve esma-i hüsna ile dua etmelidir.
Gafletle dua etmektense hiç dua etmemek daha iyi değil mi?
CEVAP
Gaflet içinde olduğunu söyleyerek, duayı bırakmak doğru değildir. Kalbine geldiği gibi dua etmek, ezberlediği duayı okumaktan daha iyidir. (Bezzâziyye)
Dua dinin direğidir. (Allahü teâlâ indinde duadan daha şerefli bir şey yoktur), (Düşmandan kurtulmak, bol rızka kavuşmak için dua edin! Çünkü dua, müminin silahıdır) hadis-i şerifleri duanın önemini açıkça bildirmektedir. Allahü teâlâdan bir şey istememek ise çok kötüdür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, kendisinden bir şey istemeyene, dua etmeyene gadap eder.) [Tirmizi]
Başka bir hadis-i şerifte, (Dua ibadettir) buyuruldu. İbadeti terk etmek ise hiç uygun değildir. Kur’an-ı
kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bana dua edin kabul edeyim. [Bana halis kalb ile dua ederseniz kabul ederim.] Bana ibadet etmek istemeyenleri, zelil ve hakir eder, Cehenneme atarım.)
alperen turkogluturk (joi, 8 mai 2008 la 11:39)
SUAL CUMA GÜNÜ VE GECESİNDE NELER OKUNMASI İYİDİR?
CEVAP
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Cuma gecesi Kehf suresi okuyan, Kıyamette, yerden göğe kadar bir nurla aydınlanır. İki Cuma arasında işlediği günahlar da affolur.)
(Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.)
(Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk ihsan edilir.)
(Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın, günahları affedilir.)
(Cuma günü gusledenin günahları affolur.)
(Cuma günü sabah namazından önce, "Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh" okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa günahları affolur.)
(Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) HAYIRLI CUMALAR
alperen turkogluturk (miercuri, 7 mai 2008 la 12:08)
KIYAMET NEDİR KIYAMETİN BÜYÜK VE KÜCÜK ALAMETLERİ NELERDİR
İnsanların ölümü temenni etmeleri…
Kıyamet, kalkmak veya ayağa kalmak demektir. Dinî ıstılâhımızda ise, Allah’ın takdir ettiği bir zamanda bütün varlıkların ölmesi/helâki, daha sonra da yeniden diriltilmeleridir.
Kıyametle ilgili Kur’ân-ı Kerim’de birçok kavram vardır. Bunlardan “Yevmü’l-kıyame” (kıyamet günü) 70 defa geçmektedir. Bunun dışında “âhiret” 26 defa… Bir şeyi örten manasına gelen “Gâşiye” 2 defa… Zamanın bir parçası anlamına gelen “Sâat” 42 defa… Gerçek olan ve cezanın hak edileceği zaman manasına gelen “Haakka” 3 defa… Bir şeyi bir şeye vurmak, bela ve şiddetli felaket anlamına gelen “Kaaria” 4 defa… Kulakları sağır eden gürültü manasına gelen “es-Sâha” 1 yerde… Dönülüp gidilecek yer anlamına gelen “Maâd” da yine 1 defa zikredilmiştir.
Herkesi kaplayacak büyük felaket anlamına gelen “Tâmmetü’l-Kübrâ” 1 yerde; ansızın kopacak olan kıyamet anlamına gelen “Vâkıa”, 1 yerde geçmektedir. Bunların haricinde ayrıca “Yevmü’l-Kebîr”, “Yevmü’l-Haşr” terkibinde 30’a yakın ifade ile kıyamet anlatılmaktadır.
Ceza günü manasına olan “Yevmü’d-dîn” ise 14 yerde vardır.
“en-Nebeü’l-azıym” de yine kıyametle ilgilidir. Büyük haber manasına gelen bu ifade, aynı zamanda bir sûrenin adıdır.
Kıyametle alakalı ifadelerin yer aldığı sûreler daha ziyade Mekke’de nazil olmuştur. Bu âyetlerin hiçbirinde kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi yoktur. Fakat kıyamet öncesi ve kıyamet esnasında meydana gelecek olaylar hakkında oldukça geniş bilgi vardır. Mesela; kıyamet esnasında güneş dürülecek, yıldızlar kararıp dökülecek, dağlar yürütülecek, denizler kaynayacak, vahşî hayvanlar bir araya toplanacaktır. (1) Gökler yarılacak, denizler birbirine karışacak, yıldızlar etrafa dağılıp saçılacaktır. Yer uzatılıp dümdüz yapılacak, içinde olanları yer dışarıya atacaktır.Yıldızların ışığı silinecek, gök yarılacak ve dağlar ufalanıp savrulacaktır.
***
“EŞRÂTU'S-SÂA” (KIYAMET ALAMETLERİ)
“Eşrâtu's-saa”; âhir zamanda (zamanın sonları) ortaya çıkarak Kıyâmet'in yaklaştığını, kopmak üzere olduğunu gösteren belirtiler demektir. Bu belirtiler ekseriyetle Küçük Alametler (Alâmât-ı Suğra) ve Büyük Alametler (Alâmât-ı Kübrâ) olmak üzere iki kısım halinde ele alınmıştır.
Kur'an-ı Kerim’de, Kıyâmet'in zamanını Allah Teala’dan başka kimsenin bilemeyeceği belirtilerek şöyle buyrulmuştur:
“(Resûlüm!) Sana Kıyâmet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin nezdindedir. Onun vaktin O’ndan başkası açıklayamaz; o, göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah indinde/katındadır, ama insanların çoğu (bunu) bilmezl
“(Habibim!) İnsanlar sana (kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah’ın nezdendedir. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır.”
“Kıyâmetvakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın indindedir. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her şeyden haberdârdır.”
Kıyametin yaklaştığını, yakın olduğunu ve ansızın geleceğini ise şöyle bildirir:
“Kıyâmetyaklaştı ve ay yarıldı.” Ay’ın yarılması, bilindiği üzere Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) büyük mucizelerinden biridir.
“Göklerine ve yerin gaybı Allah’a aittir. (Kıyamet) saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir. Çünkü Allah, her şeye kadirdir.”
Rabbimiz Kıyâmet alametlerinin belirdiğini haber vermekle birlikte bunlar hakkında bilgi vermez. Buyurur ki: “Onlar, Kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar?! Şüphesiz onun alametleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?!” (10)
Ancak, yukarıda geçen "Saat yaklaştı, ay yarıldı" âyetinin ikinci kısmının "ay yarılacak" diye anlaşılması durumunda, bu hadise Kur'an'da zikredilen tek müşahhas Kıyâmet alameti olma hususiyeti/özelliği kazanır.
***
Hadis külliyâtlarında ise Kıyâmet'ten önce ortaya çıkacak alametlerden bahseden pekçok hadis-i şerif vardır. İslâm alimleri bu hadis-i şeriflerde dile getirilen alametlerini keyfiyetleri/nitelikleri açısından değerlendirerek -yukarıda da ifade ettiğimiz gibi- Alâmât-ı Suğrâ (Küçük Alametler) ve Alâmât-ı Kübrâ (Büyük Alametler) olmak üzere iki başlık altında toplamışlardır.
Âhir zaman olarak tarif edilen Kıyâmet öncesi dönemde dini duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, dini esaslara gereken önemin verilmemesi, ibadetlerin terk edilmesi, ahlaksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Küçük Alametler'in başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:
a) İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları…
c) Câriyenin efendisini doğurması…
d) Hicaz'da bir ateşin çıkarak Busra'da (Şam yakınlarında bir yer) develerin ayaklarını aydınlatması…
e) Fırat nehrinin sularının çekilerek, nehir yatağından altın çıkması…
f) İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması…
g) İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehaletin artması…
h) Depremlerin çoğalması…
ı) Zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması…
i) Cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi…
j) Yahudilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri öldürmesi…
k) Zinanın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması…
l) Kahtân'dan bir kişinin çıkarak, insanları asâsı ile sevketmesi…
Kıyâmetin büyük alâmetleri ise şu hadis-i şerifte toplu olarak şöyle analatılmıştır:
Huzeyfetü'l-Gıfârî’den (r.a) rivayet edilmiştir: Biz bir gün kendi aramızda konuşurken, Resûlüllah (s.a.v.) yanımıza çıkageldi. Bize:
- "Ne konuşuyorsunuz?" dedi. Biz de;
- "Kıyâmet gününden konuşuyoruz" diye cevap verdik. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.);
- "Şüphesiz on alâmet görülmedikçe Kıyâmet kopmayacaktır" buyurdu ve;
"Deccâl'i, dumanı (duhan), Dâbbetü'l-arz'ı, güneşin batıdan doğmasını, Hz. İsa’nın (a.s.) yere inmesini, Ye'cûc ve Me'cuc’u, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsünü, son olarak da Yemen'den çıkarak insanları Mahşere sürecek ateşin vuku bulacağını söyledi."
Kıyâmetin bu on büyük alameti başka hadislerde veya İslâm alimlerince şu şekilde açıklanır:
. Deccal'in ortaya çıkışı: Deccâl, kıyâmette zuhur edecek yalancı bir kişidir, İslâm Dini'ni ve müslümanları ifsad edip, kötülüğe ve bozgunculuğa sevketmek isteyecektir. Deccal'in sağ gözünün kör olduğu, iki gözünün arasında "kâfir" yazdığı, çocuğunun olmadığı, Medine'ye ve Mekke'ye giremeyeceği, ortaya çıktıktan sonra yeryüzünde kırk gün kalacağı, bu süre içerisinde istidrac türünden bazı olağanüstü olaylar göstereceği, daha sonra da yine kıyâmetin büyük alametlerinden olan Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesiyle onun tarafından öldürüleceği sahih hadislerde belirtilmiştir.
Duhan'ın çıkışı: Duman anlamına gelen duhan da kıyâmetin büyük alametlerinden biridir. Kıyâmetin vukuundan önce dünyayı bir duman bulutu kaplayarak, kırk gün ve kırk gece kalacak, mü'minler nezleye tutulmuş gibi, kâfirler ise sarhoş gibi olacaklardır.
. Dabbetü'l-arz'ın çıkışı: Kıyâmet'ten önce çıkacağı bildirilen bir yaratıktır. Kelime anlamı "yer hayvanı" demektir. Kur'an-ı Kerim'de "Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan (dâbbe) çıkarırız ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler." buyurulmaktadır. Hz. Peygamber Dâbbetü'l-arz hakkında "Çıkacak olan Kıyâmetalametlerinden ilki, güneşin batı tarafından doğması ile, bir kuşluk vakti insanlara karşı bir dâbbenin (hayvanın) zuhurudur. Bu iki alametten biri, arkadaşından evvel olur. Akabinde diğeri de onun izi üzerinde yakın olarak meydana gelir" buyurmuştur.
Güneşin Batıdan doğması: Güneş batıdan doğacak, insanlar topluca iman edecek, ancak daha önce iman etmemiş olanların imanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır.
Hazreti İsa'nın (a.s) inmesi: Ehl-i sünnet itikadına göre Kıyâmetin vukuundan önce Hazreti İsa yeryüzüne inecek, hristiyanları İslâm'a davet edecek, Deccâl'i öldürecek, Hazreti Peygamber (s.a.s)'in şerîati ile hükmedecektir.
Ye'cûc ve Me'cûc'ün çıkışı: Kıyâmetin vukuundan önce çıkarak "yeryüzünde bozgunculuk yapacak" olan asılları ve soyları belirsiz iki insan topluluğudur. Hz. ZülKarneyn'in önlerine yaptığı seddin yıkılarak açılması ile yeryüzüne dağılacaklar insanlara saldıracak, kentleri yakıp-yıkarak harabe haline getireceklerdir. Bazı rivayetlerde bu seddin Çin seddi olduğu zikredilir.
Doğuda, Batıda, Arap Yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer çöküntülerinin meydana gelmesi de Kıyâmet'in büyük alametlerindendir.
Yemen'den çıkacak olan büyük bir ateşin insanları önüne katarak sürmesi.
Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Sünen'lerinde yer alan bazı hadis-i şeriflere göre Hz. Mehdî'nin (r.a.) çıkması da Kıyâmet'in büyük alametlerindendir.
Peygamberimiz (s.a.v.), Kıyâmetin kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacağını bildirmiştir. Bu hadis-i şeriflere göre Kıyâmet kopmadan önce mü'minlerin ruhları alınacak ve onlar âhirete göçmüş olacaklardır.
alperen turkogluturk (miercuri, 7 mai 2008 la 00:45)
HAYASIZLIK BİZİ NEREYE GÖTÜRÜYOR?
‘Moda’ diye yutturulan şey hayasızlıktır
Hayâ; nefsin çirkin şeylerden sıkılması ve bunun için kötü şeyleri terk etmesi, hoş ve güzel olmayan bir şeyin ortaya çıkmasından, kalpte meydana gelen bir rahatsızlık olarak ifade edilebilir. Hayâ, herkese nasip olmayacak kadar değerlidir.
İffet ve hayâ, utanma duygusuyla beraber çalışır. Topluma baktığımızda, utanma, arlanma duygusu, temizliğin işareti olan iffeti bulmak, bir hayli zorlaşmıştır. Ar damarı çatlamış olmak, tehlikelidir. Çünkü Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan, her türlü kötülüğü rahatlıkla yapabilmektedir. Hayâdan mahrum kişi arlanmaz, utanmaz.
“Hayâ, imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca parçaları darmadağın olur. Her dinin bir ahlâkı vardır, İslâm'ın ahlâkı da hayâdır” (Hadis-i şerif; İbn Mâce, Zühd, 17). Hayâ yoksa iman da tehlikeye girmiştir.
Giyim-kuşam ve modanın ön plana çıkardıkları, dini hassasiyetlere göre tasarlanmaz ise müslümana göre değildir. Dekolte giyim, hayâdan mahrumiyetin göstergelerindendir. Açık saçık giyinenler için, ar damarı çatlamış tabiri kullanılır.
Bu durum, giyenler ve görenler tarafından ele alınacak olursa; birçok kişi beğenilmek ve dikkat çekmek ihtiyacıyla bu giysileri giymektedir. Bir de moda ve özenti tarafı var tabii. Estetik ile cinselliği ön plana çıkaran kıyafetleri, birbirinden ayırabilmek gerekir. Estetik, renk uyumu, yakıştırma ve hoş görünüş ile ilgili ayrı bir durumdur.
İnsanlık mı Cinsellik mi önemli?
Göz neredeyse gönül oradadır. Kim ne tarafını ön plana çıkarıyor ise karşı cinsin muhatabını o noktalar ile değerlendirmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Tabi bu noktada, haram olan göz zinasından sakınmak da ayrı bir konudur. Olaylar çok boyutludur.
Ama çoğu defa merak edilmiştir, o incecik çorap, kıyafet ve derin dekoltelerle soğuk günlerde üşümez mi bu kişiler? Tabii model ekranlarda boy gösterenler olunca, stüdyo çekimleri ile sokağı karıştıran zavallılar, hem maddî ve hem de manevî sıhhatten kendilerini mahrum etmektedirler.
Dikkat edilirse günümüz kadın giyiminde, din ve imanımızın tam aksine, kadının vücut hatları ön plana çıkarılmaktadır. Bu durum karşı cinsin ilgisini, hangi yönde çeker dersiniz? Vücut hatlarının, cinselliği ön olana çıkaran bir durum olduğu takdir edilecektir herhalde. Peki, insani bir yaklaşım için cinselliği değil, insanlığı ön plana çıkaracak olan bir kıyafet daha verimli bir iletişimi sağlamaz mı? Bunu okuyucularımızın takdirine bırakıyorum.
Gençler neyi örnek alıyor?
Genç kızlarımız, hatta yetişme çağındaki çocuklarımız neyi görürlerse onu model alırlar. Ekranlar, bu anlamda önem arz ediyor. Tabiî işyeri, mahalle, apartman ve aile çevresinde ön plana çıkan modellenecek kişiler de bu noktada önemlidir. Öğretmen, yazar, sanatçı (!) vb. etkili kimlikler de modellenme noktasında dikkat çekicidir.
Erkeklerin o dar pantolonları giymesi de aslında, ne sıhhat ve ne de rahat bir hareket için uygun değildir. Buna rağmen neden insanlar, o darlıkların içine hapsolunurlar? Bunların kısırlığa neden olabileceği de söz konusudur. Kendine değer vermeyenler, başkalarından değer dilenmek durumunda kalırlar. Ama bir karşılık bulamazlar. Fert ve toplum ilişkilerinde kişi ne almak istiyorsa onu vermelidir. Saygı görmek istiyorsanız, saygı göstermelisiniz. Hoşgörü ile muamele görmek istiyorsanız, hoşgörü ile hareket etmelisiniz. Siz öfke ile baktığınız kimseden tebessüm görebilir misiniz? Bu noktada “rüzgâr eken fırtına biçer” özlü sözünü hatırlamak gerekir.
Cinsel obje olmak istemeyen
Cinsel bir obje değil de, insan olarak muamele görmek isteyen, ona uygun bir giyim ve tavır sergilemelidir. Müslüman kadının giyim ölçülerine, Nur Suresi 30-31. ayetlerde değinilmiştir. Ayette başörtülerinin omuzlar üzerinden salınmasının istenmesi, kadının güzelliklerinin en önemlilerinden olan saçtan sonra, göğüs kısmının da dikkatlerden uzak tutulmasına dönük bir emir olduğu unutulmamalıdır. Alt beden kıvrımlarının ön plana çıkarılması ise en inanılmaz hayâsızlık göstergelerinden sayılan bir davranıştır. Asıl olan kadın ve erkeğin cinsel bir obje değil, insani bir değer olarak görüntü verebilmesidir.
İman, kişinin her şeyine hükmetmesi gereken bir değerdir. Giyim-kuşam, tutum-davranış, hal-hareket, konuşma, gidilip gelinen yerler vs. noktasında, dinimin bu noktadaki görüş ve yaklaşımı nedir, sorusunun cevabı olumlu ise o iş veya yere devam edilebilir. Aksi halde, imanın müsaade etmeyeceği bir tutumdan uzaklaşmak gerekir. Veya kişi din karşısındaki durumunu yeniden gözden geçirmelidir. Tabi kaide-i külliyeye göre, “tamamına ulaşılamayan şeyin, bir kısmı da terk edilmez”. Ama inandığını söyleyen kişi, en azından bu noktada, eksik ve kusurlu olduğunu fark etmelidir.
Hayadan taviz verilemez
“Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak, müjdelemek nefret ettirmemek”, müslümanın ana prensiplerindendir. Ama bu, yozlaşmayı ve özden uzaklaşmayı hoş görmek noktasına getirilmemelidir. Ölçüler ve hudutlar açık ve nettir. Eksik ve kusurlu olan haddini bilmeli, kendi durumunu kurtarmak için, dinin ölçüleriyle oynamaya kalkmamalıdır. Bu noktadaki cahilce cesaret, imanî açıdan da tehlikeye düşmeye sebebiyet verir. Yani kimse ölçüleri kendine uydurmaya kalkmamalı, kendisi ölçülere uymaya çalışmalıdır. Eksikleri ve hatayı kabullenmek de irfandandır.
Ateş ile barutu bir araya koyanların, neticedeki patlamadan şikâyet etmeye hakkı yoktur. Bu noktada kız-erkek münasebetlerinde, dini hassasiyeti olanların, helvet-i sahiha denilen, üçüncü kişilerin müdahil olamayacakları ortamlardan uzak durmaları gerekir. Sosyal kontrolün azaldığı toplumlarda, bazen değil üçüncü kişiler, toplum bile etkili olamamaktadır. Böyle durumlar, hayâ ve iffetten tamamen uzaklaşıldığının acı göstergelerindendir.
Herkes “el değmemiş hayat arkadaşı” arıyor. Ama flört dönemindeki bazı aşırılıkları da meşru görüyor. Bu, bir çelişkidir. El değmemiş isteyen el değdirmemeli, göz değmemiş isteyen; yangözle veya şehvet gözüyle bakmamalıdır. Cinsel obje olmayı kendine yediremeyen de, cinselliği ön plana çıkaran hayâ ve iffetten uzak kıyafetler ile sokakta ve insanlar arasında dolaşmamalıdır.
İstiklal Marşı şairimizin nice yıllar önce dile getirdiği dizelerde anlatılanları, gönümüzde yaşananlar çok daha aştı. Bunu hepimiz, internet, televizyon, dergi, gazete ve sokaklarda istemesek de müşahede eder hale geldik.
Öyle murdarını görmekte ki insan fuhşun;
Bırakın söylenemez: Mevki'imiz câmi'dir;
Başka yer olsa da tafsile hayâ mâni'dir.
Hayasızlık imanı götürüyor!
Yani bazı şeyleri yazıyla bile tahlil etmeye hayâ duygusu mani oluyor. Yaşayışında ve giyim tarzında hayâ sınırlarını zorlayanın, iman dairesinde olması tehlikeye girmiştir. Bu noktada herkes kendi durumunu yeniden gözden geçirmek durumundadır. Rabbim insanlığı ve hususiyle Müslüman olduğunu düşünenleri hayâdan mahrum etmesin. (Amin)
Eski savunma sistemlerinde, iç kale, dış kale, coğrafi sınır gibi geçiş noktaları vardı. Bunun gibi imanı koruyan sınırlar da vardır. Farz, vacip, sünnet ve adaptan mahrum bir imanı muhafaza etmek mümkün olmaz. Haram, mekruh ve günaha dalan kimseye, inandığını söylemesinin faydası olmaz. Dini hayat, bütünlük ifade eder. Kim ne kadarına erişmiş ise dini ve imanî güzelliklerden o kadar istifade eder. Dinimizi bir değer olarak görüyor isek, onun güzelliklerini hayatımıza taşımaya gayret etmeli, iman ve hayâdan mahrum olanların dümen suyunda basit bir taklit objesi olmamalıyız. Herkes durumunu gözden geçirmeli, nerde olmak istediğine karar vermelidir.
Kötülüklerin böylesine yaygınlaşabilmesi, Müslümanların ciddi bir farz olan “iyiliği tavsiye ve kötülükten uzaklaştırma” vazifesini terk etmelerinden dolayıdır. Bunun yerine ikame edilmeye çalışılan “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” sözünün neticesini anlayabilmek için kendi evlat ve torunlarımızın durumuna bakmamız yeterlidir sanırım.
O yılan semirdi, bizi de yutacak hale geldi. Hayâ ve iffet, ikinci plana itildi. Ya Rab bizi affet, rahmetinle muamele et. Bize, şuur ve iz’ân ihsan et, bizi kendine lâyık kul et. (Amin)
alperen turkogluturk (sâmbătă, 3 mai 2008 la 11:49)
BEKLENEN OSMANLI NASIL GELECEK
İnsanlığın barışa, huzura ve kardeşliğe en çok ihtiyaç duyduğu bu yıllarda tek çıkar yol güzel ahlaklı, adaletli, inançlı ve vatansever nesiller yetiştirmektir. Bunun yolu ise, modern çağın iletişim araçlarını ve yöntemlerini kullanarak, milli ve manevi değerlerin yüceltilmesidir. Yeni yetişmekte olan Türk gençliği, sahip oldukları Türk ve Müslüman kimliği, Osmanlı mirası konusunda modern kitle iletişim araçları vasıtasıyla bilinçlendirilmelidir. Müslüman-Türk kimliğinin öneminin tam olarak anlaşılması için bu kimliği taşıyan insanların asırlar boyunca tüm dünyaya nasıl nizam verdiği anlatılmalıdır.
Türk Milleti tarih boyunca her biri diğerinden güçlü 16 devlet kurmuş ve bu devletlerin yönetiminde gösterdiği üstün kabiliyetle tüm dünya milletlerine tarih boyunca örnek olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı devletleri başta olmak üzere, Müslüman-Türk Milleti'ni güçlü kılan unsurları sadece askeri güçle açıklamak ise mümkün değildir. Dünyanın en karışık ve en hassas bölgesini asırlar boyunca hakimiyeti altında tutan gücün altında o dönemde Kuran ahlakına dayanan bir ahlak anlayışı yatmaktadır.
Rabbimiz tarafından Kuran'da bildirilen bu ahlakın başlıca özellikleri, zulümden ve haksızlıktan uzak durarak dürüst ve mert davranmak, koşullar ne olursa olsun adaleti her zaman ayakta tutmak, hoşgörüden ve uzlaşmadan yana olmaktır. Bu özellikler nedeniyledir ki kendilerine tabi olan halklar da her zaman Müslüman Türklerin yönetiminden razı olmuş, hatta çoğu zaman kendi istekleriyle onların yönetimleri altına girmişlerdir. En geniş anlamda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bu adaletli yönetim sayesinde tüm Balkanlar'ı, Kafkasya'yı ve Ortadoğu'yu kapsayan coğrafyada, üç dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri, ırkları birbirlerinden tamamen farklı milyonlarca insan bu hakimiyet altında asırlar boyunca huzur içinde yaşamışlardır.
Ancak günümüzde aynı topraklar üzerinde acı, gözyaşı, zulüm ve savaş bir türlü sona ermemektedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'dan oluşan ve Türkiye'nin tam merkezinde yer aldığı "Osmanlı Coğrafyası" halen çok hareketli ve karışık bir yapıya sahiptir. Osmanlı Devleti'nden sonra bölgede oluşan boşluk henüz doldurulamamış ve gerçek anlamda bir güven ortamı sağlanamamıştır. Bu durum aynı topraklarda asırlar boyunca Osmanlı liderliğinde örnek bir "birlikte yaşama modeli" uygulayan Müslüman Türk Milleti'ne dikkati çekmektedir. Ve bu modelin günümüzde ve gelecekte de sadece Müslüman Türk Milleti tarafından gerçekleştirilebileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim son yıllarda pek çok devlet adamı, siyaset bilimci ve araştırmacı yazar, başta Osmanlı Devleti olmak üzere, Türk devletlerinin başarıyla yürütmüş olduğu adil yönetim sistemini incelemektedir. Bu incelemelerdeki amaç ise, Türklerin gerçekleştirdiği sistemi temel alan, yeni bir yönetim modeli oluşturmaktır.
Tarih, gerek Ortadoğu’ya, gerek Balkanlar ve Kafkasya'ya kalıcı barışın getirilebilmesinin, Osmanlı mirasının varisi olan Türkiye'nin liderliğinde mümkün olabileceğini göstermektedir. Türkiye'nin liderliğinde oluşturulacak bir birlik, hem çatışmaların sonu olup bölgeye kalıcı barışı getirecek, hem de tüm bölge ülkelerinin güçlü bir ekonomik işbirliği içerisine girmeleriyle tüm halkların yaşam kalitesini yükseltecektir.
Bu bölgede yaşayan devletlerin askeri, siyasi ve ekonomik açıdan en güçlü olabilecekleri model, birbirleriyle çatışmak yerine güçlerini birleştirmeleriyle oluşacak bir modeldir. Ortak bir dış politika bu devletleri dünya siyasetinde büyük bir güç haline getirecektir. Dolayısıyla 21. yüzyıla adım attığımız bu yeni dönemde Türkiye'nin geleceğe dair misyonu, tarihteki Müslüman-Türk devletlerinin büyüklüğüne ve şanına yakışır nitelikte olmalıdır. Üstelik bu misyon tarihte olduğu gibi bugün de Türk Milleti'ni zirveye taşıyacak, hak ettiği lider devletler arasına dahil edebilecek bir misyon olmalıdır. Dünya tarihinin en güçlü devletlerini kurmuş, tüm Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasına nizam vermiş olan Müslüman-Türk Milleti'nin aramış olduğu çözüm ve çıkış yolları, kendi tarihinde mevcuttur.
Asırlar boyunca şanlı devletler kurmuş, 3 kıtaya hükmetmiş bir milletin torunları ve 21. yüzyılda yeni bir cihan devleti kurmaya aday bir milletin bireyleri olarak bizlere düşen ise, Osmanlı'yı Osmanlı yapan tüm maddi ve manevi değerlerin önemini doğru bir şekilde anlamak ve uygulamaktır.
Osmanlı örneği göstermektedir ki, Türk Milleti çok geniş bir coğrafyayı kolaylıkla yönetebilecek bir birikime, yeteneğe ve güce sahiptir. Önemli olan Osmanlı'nın üzerinde yükselmiş olduğu değerleri iyi anlamak, bunları yeniden ve çağımıza uygun şekilde yorumlamak ve uygulamaktır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslüman Türk Milleti sabrı, imanı ve güzel ahlakı ile mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alacak, farklı kültürlerden ve kökenlerden gelen insanları adalet ve hoşgörü potasında birleştirecek ve tüm dünyanın özlemini çektiği barış ve güvenlik ortamını oluşturacaktır.
Scrie un mesaj: